Learning Turkish from scratch!
Reading text 8

Sen herkesi sev – Love everyone

Barış öğle yemeğini bitirmişti, meyve tabağından bir elma ile mandalina aldı, balkona çıktı. O gün okulda çok bunalmıştı. Öğretmen, iki derste sürekli özet yazdırmış, teneffüse çıkarmamıştı. Bir yandan elmayı kemiriyor, bir yandan çevreye bakıyordu. Oturdukları yapı, on altı katlı, yetmiş daireliydi. Onlar on ikinci katta oturuyorlardı. Balkona çıkınca kendini uçmakta sayardı. Çevresinde ne varsa oyuncak gibi görüyordu. Bu ilginç görünüme dalarak, elmasını bitirdi, koçanını aşağıya attı, mandalinasını soymaya başladı.
Birden, ikinci katın on numaralı dairesinin balkonundan garip bir bağırtılar gelmeye başladı. Evin hanımı Serpil Hanım, başını yukarıya doğru kaldırmış, var gücüyle bağırıyordu:
— Evinizde çöp kabı yok mu? Görgüsüz insanlar! Apartmanda oturmayı bilmiyorsanız, gidin dağ başında bir kulübede oturun, bıktım sizin çöpünüzden!..
Barış, kendini savunmak istiyordu. Ama ne diyeceğini bilemiyordu. Çünkü, biraz önce aşağıya attığı elma koçanını, Serpil Hanım’ın elinde, mandalina kabukları da sokakta duruyordu. Tek istediği annesinin olayı duymamasıydı. Yavaşça geri çekildi, odaya girip balkon kapısını kapadı. Bir süre durup asansör sesine kulak verdi.
Arka odada ütü yapmakta olan annesi, işini bitirip onun yanına geldiğinde Barış, olayın etkisinden sıyrılmış, özene bezene, Türkiye haritası yapmaya koyulmuştu. Annesi, «Kolay gelsin.» diyerek karşısına oturdu. O sırada Barış, Ege kıyılarını çiziyordu. Bir an eli kaydı. Kalemin ucuyla üç burnu birleştirip tek bir çıkıntı durumuna getirdi.
Annesi telâşla atıldı:
— Dikkat et oğlum! Kalemin ucuyla yok ettiğin üç burun yüzyıllardır uğruna kan dökülüp can verilerek, yurt edinilmiş topraklardır. Haritadaki, tek noktalık toprağın bile değeri büyüktür. Bunu gözden kaçırmamalısın.
Barış hemen bu yeri sildi. Gerçeğe uygun biçimde yeniden çizmeye başladı. Bir yandan da gülümsüyordu. Burunları çizince kalemi bıraktı:
— Bak anne, sana hoşuna gidecek şey anlatacağım. Harita üzerinde konuşurken öğretmen de senin gibi, ülkemizin doğusu hep «topraklarımız» diye söz eder. Geçen gün, Sevr Antlaşması’ndan söz ediliyordu. «İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ülkemizin doğu, batı ve güneyindeki toprakları aldılar. Bize sadece, Ankara ve çevresinde bir avuç toprak bıraktılar.» dedi. Sınıfımıza yeni gelen bir arkadaş var. Çekine çekine parmak kaldırıp «Öğretmenim, düşmanlar onca toprağımızı ülkelerine neyle taşıdılar acaba?» diye sormasın mı?
Annesi, üzüntüyle içini çekerek Barış’ın sözünü kesti:
— Atatürk’ün önderliğinde ulusça el ele vermeseydik, bu işin üstesinden gelemezdik. El birlik olmak da kolay değil hani! Ancak birbirini seven insanlar elbirlik olabilir. Şu apartmanda yetmiş aile yaşıyor. Yaklaşık olarak üç dört yüz kişi eder. Kışla savaşmak için yakıt alınacak. Bir türlü el birlik olup da yakıt parasını toplayamadık. Çünkü koca yapıda kimse kimseyi tanımıyor. Kapılarda, asansörlerde karşılaşırsak, şöyle bir baştan savma selâm veriyoruz birbirimize. Kimileri bunu da yapmıyor. O nedenle hep birbirimizi eleştirip duruyoruz. Duyduğuma göre, katlar arasında olmadık şeylerden kavgalar çıkıyormuş...
— Öğretmenim de böyle söylüyor: «Eğer insanlara insan sevgisi öğretilebilseydi, uluslar, birbirleriyle savaşmaz, tersine tüm güçlerini birleştirerek, doğanın yıkıcı güçlerine, açlığa ve hastalıklara karşı kendilerini savunma yolları ararlardı. O zaman belki de yeryüzünde, bugünkü gibi kimi insanlar fazlasıyla beslenirken, kimi insanlar, açlıktan ölme durumuna gelmezlerdi.» diyor.
Barış, bir an durup annesinin yüzüne baktı. Kendisini ilgiyle dinlediğini görünce sordu:
— Böyle bir şey olabilir mi anne? Yeryüzünde birbirlerinin dillerini, törelerini, âdetlerini bilmeyen, yani birbirlerini hiç tanımayan insanlar var. Bunlar birbirlerini nasıl sevebilirler? Bu yolla savaşların önüne nasıl geçilebilir? Pek aklım ermedi.
Annesi hiç düşünmeden yanıtladı:
— Bir ulus içindeki insanlar birbirlerini sevmeyi öğrenmişlerse, onlar komşu ulusların insanlarla da "insan" oldukları için seveceklerdir. O komşular da kendi komşularını sevince doğal olarak yeryüzü, birbirlerini seven insanlarla dolacaktır. Sen, bana ya da babana, öğretmenine, arkadaşlarına, akrabalarımıza kızsan silâhla saldırıp bizleri yok etmeye evlerimizi yakıp yıkmaya kalkışabilir misin?
Barış telâşla atıldı:
— Böyle bir şeyi kesinlikle yapamam.
— Neden? dedi, annesi.
— Çünkü sizleri seviyorum...
— İşte dedi, annesi. Anlatmak istediğim de bu...
Barış bir an on numaradaki komşu kadını düşündü. «O hanımın beni sevebileceğini hiç sanmıyorum ya!...» diye mırıldandı.
Annesi odadan çıkıyorken geri döndü:
— Yoksa, bu dediğime hâlâ aklın ermedi mi?
— Eh, diye boynunu kırdı Barış! Aklıma takılan bazı şeyler var da...
Böylece kış geldi geçti. Okullar kapandı. Barış dördüncü sınıf öğrencisi oldu. Babası işyerinden yıllık iznini aldı. Hep birlikte, gemiyle Kıbrıs’a geziye çıktılar, Barış gezi sırasında sevinçten kabına sığmaz olmuştu. Pek çok arkadaş edinmişti. Onlarla geziyor, oyunlar oynuyordu. Bazen de bir köşeye toplanıp aralarında söyleşiyorlardı.
Bir gün yemek sonrasında herkes kamaralarına çekilmiş dinleniyordu. Barış arkadaşlarını aradı, bulamadı. Tek başına dolaşmaya koyuldu. Alt katlara indi, salonları gezdi.
Burundaki güverteye geldiğinde, üç yaşlarındaki bir çocuğun üst güverteye çıkan demir merdivenleri tırmanmaya çalıştığını gördü. Hemen telâşla koştu, onu kucağına aldı. Çocuğun üst güverteye çıktığında kurtarma sandallarının bulunduğu yerlerden ya da başka aralıklardan denize düşebileceğini, hatta demir merdivenden bile yuvarlanabileceğini düşünmüştü...
Çocuk önce direndi ama kurtulamadı. Barış ona sımsıkı sarılmıştı. Doğruca gidip gemi kâtibini buldu. Çocuk adının Cem olduğunu söyleyince, kâtip mikrafonla durumu yolculara duyurdu. Kısa sürede çevreleri yolcularla doldu. Cem’in annesi, çocuğunu ağlayarak bağrına bastı, sonra olayı anlattı:
— Oğlumu öğlen uykusuna yatırmıştım. Ona Kırmızı Başlıklı Kız’ın öyküsünü anlatıyordum. Birden uyuyakalmışım. Babası daha önce uyuduğundan, Cem’in kamaradan çıkışını duyan olmadı.
Çok korktum. Bu iyiliksever çocuk, oğlumu bulmasaydı, kimbilir başına neler gelecekti yavrumun!...
Cem’in annesiyle babası Barış’ın annesi ve babasıyla tanıştılar. Kısa sürede dost oldular. Yolculuk boyunca birbirlerinden ayrılmadılar.
Vapur, İstanbul’a yaklaşırken aynı masada oturmuş, akşam yemeklerini yiyorlardı. Barış’ın babası, Cem’in babasına:
— Dostluğumuzu İstanbul’da da sürdürelim. Birbirimize adreslerimizi verelim. Siz nerede oturuyorsunuz? diye sordu.
— Ben de dedi, Cem’in babası, aynı soruyu soracaktım. Sizleri çok sevdik. Biz de dostluğumuzu sürdürmek istiyoruz.
Bunları söylerken, cebinden kartını çıkardı. Aynı anda, Barış’ın babası da kartını Cem’in babasına uzattı. Birden suskunluk oldu. Erkekler ellerindeki kartlara bakakalmışlardı.
— Oo! Meğer, aynı apartmanda oturuyormuşuz da haberimiz yokmuş, dedi Barış’ın babası...
Gerçekten, Cemler, Barışların oturduğu sitenin on numaralı dairesinde oturuyorlardı. Cem’in annesi, geçen sonbaharda, Barış’ın balkondan attığı elma koçanını yüzünden, bağırıp çağırarak ortalığı ayağa kaldıran Serpil Hanımdı...
Hep birlikte eve vardılar. Yakın akraba gibi birbirleriyle sarılıp sık sık görüşmek üzere sözleşerek vedalaştılar. Asansöre bindiklerinde Barış:
— Anne, dedi. Hani bir gün bana insanlar birbirlerini tanıyıp severlerse, yeryüzünde savaşlar sona erer demiştin ya, söylediklerine aklım ermeye başladı artık.
— Çok iyi, dedi annesi. Bu inanç seni ve çevrendekileri mutlu edecek.

Vocabulary for the text

acaba - I wonder
açlık - hunger
âdet - custom, habit, tradition
aklı(m) ermek - to understand, to comprehend
akraba - relative
aralık - gap, interval, space
asansör - elevator, lift
atmak - to throw
avuç - palm, handful
bağırtı - shout, yell, cry
bağrına basmak - to press to one’s bosom, to embrace
baştan savma - half-hearted, sloppy, offhand
batı - west
beslemek - to feed
bezen - ornament, decoration
bıkmak - (+ ablative) to be tired of, to be fed up with
biçim - shape, form, style, cut
binmek - to get on, to board, to ride
birleştirmek - to unite, to join
boyunca - along, throughout, during
bunalmak - to be overwhelmed, to be suffocated/bored
can vermek - to die, to give one’s life
çekinmek - to hesitate, to be shy
çıkıntı - projection, overhang, ledge
çöp kabı - trash can, garbage bin
dalmak - to dive into, to be engrossed in
değeri - value, worth
demir - iron
dil - language
direnmek - to resist, to insist
doğa - nature
doğu - east
dolaşmak - to wander, to walk around
dolmak - to fill
dökülmek - to spill, to be poured
durum - situation, condition
düşman - enemy
el ele vermek - to join hands, to unite
el vermek - to lend a hand, to help
elbirliği - cooperation, unity
eleştirmek - to criticize
etki - effect, influence
garip - strange, weird
gemi - ship
geri çekilmek - to step back, to retreat
gözden kaçırmamak - not to overlook, to keep in mind
güney - south
güverte - deck
hoş(una) gitmek - to like, to please someone
hoşuma gitti - I liked it
inanç - belief, faith
iyilik sever - kind-hearted, benevolent
izin almak - to take a leave, to take time off
kabına sığmamak - to be overjoyed, to be unable to contain oneself
kaldırmak - to lift, to raise
kalkışmak - to attempt, to dare to do something
kamara - cabin
kan - blood
kâtip - clerk, officer, purser
kavga - fight, quarrel
kaymak - to slip, to slide
kemirmek - to gnaw, to nibble
kırmızı başlıklı kız - Little Red Riding Hood
kıyı - coast, shore
koçan - core (e.g., apple core)
koyulmak - (+ dative) to set about, to start doing
kulak vermek - (+ dative) to listen closely, to give an ear
kulübe - hut, cabin
kurtarma sandalları - lifeboats
mandalina - tangerine, mandarin
mırıldanmak - to mutter, to mumble
ortalık - surroundings, around
önderlik - leadership
özen - care, effort
özet yazmak - to summarize, to write a summary
saldırmak - to attack
savaşmak - to fight, to war
savunmak - to defend
saymak - to consider, to count
sıyrılmak - (+ ablative) to get rid of, to slip away from
silah - weapon, gun
silmek - to erase, to wipe
soymak - to peel, to strip
söz etmek - to talk about, to mention
söz kesmek - to interrupt
suskunluk - silence
sürdürmek - to continue, to maintain
sürekli - constantly, continuously
takılmak - to get stuck, to be hooked on
tersine - on the contrary
tırmanmak - to climb
toplamak - to collect, to gather
toprak - earth, land, soil
töre - custom, tradition, moral law
- tip, point
ulus - nation
uzatmak - to hand, to extend
ütü yapmak - to iron
üzüntü - sorrow, worry, sadness
vedalaşmak - to say goodbye
yakıt - fuel
yaklaşık - approximately, roughly
yaklaşmak - to approach, to get closer
yakmak - to burn
yattırmak - to put to bed, to lay down
Yunanistan - Greece
yeniden - again, anew
yıkıcı - destructive
yıkmak - to destroy, to demolish
yolcular - passengers, travelers
yurt - homeland, country; dormitory
yuvarlanmak - to roll, to tumble down
yüzyıl - century

Questions on the text

  1. Barış balkonda ne yapıyordu?
  2. Onun ailesi kaçıncı katta oturuyordu?
  3. Onların oturdukları yapı kaç katlıydı?
  4. İkinci katın on numaralı dairesinin balkonundan niçin garip bağırtılar gelmeye başladı?
  5. Barış balkondan odaya girip ne yapmaya başladı?
  6. Annesi neden telâşla konuşmaya başladı?
  7. Barış annesine nasıl bir şey anlattı?
  8. Barış’ın öğretmeni harita üzerinde konuşurken ne söz eder?
  9. Nasıl insanlar elbirlık olabilirler?
  10. Barış’a göre hiç tanımayan insanlar birbirlerini sevebilirler mi?
  11. Barış babasına, öğretmenine, arkadaşlarına silâhla kalkışabilir mi?
  12. Annesi Barış’a ne anlatmaya çalışıyordu?
  13. Barış Serpil Hanım’ın onu sevebileceğini sanıyor muydu?
  14. Barış kaçıncı sınıf öğrencisi oldu?
  15. Barış ailesiyle tatil için nereye çıktı? Ne ile?
  16. Barış gezi sırasında nasıldı?
  17. Bir gün yemekten sonra Barış niçin tek başına dolaşıyordu?
  18. Barış ne yapan bir çocuk gördü?
  19. Barış onu aldı mı? Kurtardı mı? Çocuğun adı neydi?
  20. Çocuğu aldıktan sonra Barış nereye gitti?
  21. Durumu yolculara kim duyurdu?
  22. Cem’in annesi niçin Cem’in kamaradan çıkışını duyan olmadı?
  23. Cem’in annesi babası Barış’ın annesi babasıyla nasıl tanıştılar?
  24. Barış’ın babası Cem’in ailesiyle dostluğu devam etmeyi istedi mi?
  25. Barış’ın babası Cem’in babasına kartını uzatırken neyi anladı?
  26. Geçen sonbaharda Barış’a kim bağırmıştı?
  27. İki aile nasıl vedalaştılar?
  28. Barış annesinin söylediklerini ne zaman anladı? Niçin?